Bize bu Röportajı yapıp ve yollayan Aydın arkadaşı kısaca size tanıtmak istiyoruz!
Aydın Yıldırım
1975 Ağcaşar köyü doğumlu, Anakara Ünıversitesi Siyasal Bilimler, Basın Yayın bölümü (İletişim fakültesi) mezunu. Ankara`da çeşitli özel televizyonlarda iki yıl aktif muhabir olarak calıştı. 2002 yılından bu yana isviçrenin Zürich kentinde yaşamak zorunda bırakılmış. Arkadaş ve ülke özleminin yoğun deptrestiği dönemlerde,sınırlı koşullar elverdiğince,aktif olarak mesleğıni icra etmeye çalışıyor.
Zürich ünıversitesi Publizistik (Medya bilimleri)bölümü öğrencisi olan Aydın arkadaşın Yazar Mehmet uzunla yapmış olduğu söyleşiyi sizlerle paylaşmak istiyoruz.
Hazırlayan
Aydın Yıldırım, yildirim_aydin@hotmail.com
1953 yılında Siverek’te dünyaya gelen Mehmed Uzun 1977 yılından bu yana Isveç’te yaşıyor..Kürtçe, Türkçe ve Isveçce olarak ürettiği kitapları, yirmiye yakın dilde yayınlanan Mehmed Uzun, uzun yıllar Isveç Yazarlar Birliği yönetim kurulu üyeliği yaptı.Isvec PEN klübü ve Uluslararasi Pen Klup ta aktif faaliyet sürdüren Uzun, Isvec ve Dünya Gazeteciler Birliği`nın de üyesidir.. 1985 yılından bu yana kaleme aldiği eserlerle Modern Kürt Romani`nın kurucusu kabul edilen ve Cagdas Kürt Edebiyatı`nda bir tarih baslatan Uzun,son yıllarda Türkiye de de tanınmaya baslandi..
Dengbejlerim, Kader Kuyusu, Nar Çicekleri,Yaşlı Bir Rindin Ölümü, Evdale Zeynike`nin Günlerinden Bir Gün, Kürt Edebiyatına Giriş ve Kürt Edebiyatı Antolojisi, Bir Dil Yaratmak,Yitik Bir Aşkın Gölgesinde, Kürt Edebiyatına Giriş, Zincirlenmiş Zamanlar Zincirlenmiş Sözcükler, Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık, Diclenın Yakarısı ve son olarak bunun ikinci bölümü olan Dicle`nın Sürgünleri gibi etkili eserlere imza atan yazarın bir cok yapiti Türkiye de yasaklanmis ya da mahkeme kararınca toplatilmistir..
Yazarın "Nar Çicekleri", "Ask Gibi Aydınlık, Ölüm Gibi Karanlık" adlı eserlerinde PKK propagandası yaptığı gerekçesiyle, Istanbul 4 no`lu Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından, toplatılma kararının verilmesi bunun son örneğidir. Yazar’ın eserleri daha sonraki duruşmalarda aklanarak beraatle sonuçlandırıldı.
2001 yılında Türkiye Yayıncılar Birliği’nin "Düşünce ve Ifade Özgürlüğü" ödülünü alan yazar, edebiyatın özgürlüğünü savunan ve bir pratiğe dönüştüren entellektüel tavrıyla, Iskandinavya çapında verilen "Özgürlük Kalemi Ödülü"nün de sahibi oldu..
Romanlarında ve makale içerikli yapıtlarında ağırlık olarak Kürt aydınlarını ve tarihini okuyucularına aktaran Mehmed Uzun, Kürt edebiyatında bir boşluğu doldurma ve bir kültür hareketi başlatma çabası içerisinde olduğu görülmektedir..
Kürt dili ve edebiyatının Anadolu`daki tarihine kısaca göz atarsak, 1923 yılına kadar Kürt dili ve Edebiyatının merkezi durumunda olan Osmanlı topraklarının ve Istanbul’un Cumhuriyetin ilanından sonra derin bir sessizliğin içine gömüldügünü görürüz...Kürt isyanları ile birlikte Kürtçe yasaklı bir dil haline getirilir ve bu yasaklamalar 1960 yılına kadar katı bir biçimde sürer. Bu yıllarda Anadolu’dan kaçan Kürtlerin sığındığı Suriye, Kürt aydınları için yeni kültür merkezi haline gelir..
Kürt Edebiyatının, Suriye’de, bu dönemde gelişmesinde büyük katkıları olan Bedirxan kardeşlerin dil çalışmaları Hawar ve Ronahi dergilerine taşınır.
Türkiye’de Kürtçe’nin yeniden matbu ve yasal olarak gün ışığına çıkışı 1960’larda Musa Anter`in "Kimil" adlı kitabında yer alan bir kaç halk türküsü dizesiyle olur; Ape Musa tutuklanır. Anter`in,1965 yılında "Brina Reş"adlı bir de oyun kitabı yayınlanır.1970`lerde Mehmed Emin Bozarslan`ın ölüm temalı öyküleri, Isvec`te yaşayan Mahmud Baksi’nin 80 sonrası öykü ve romanları, Türkiye’den Suriye’ye göç eden yeni kuşak yazarlardan Şahina Sorekli`nin sürgünlüğü ve aydınları sorguladığı metinleri, yine Türkiye’den Isveç’e göçen ve dünya klasiklerini Kürtçeleştiren Hesene Mete`nin calışmaları, Kürt Dili ve edebiyatını konu edinen Nudem dergisini yayımlayan Firate Ceweri’nin gayretleri ve de Cigerxwin’in yazdığı Kürtçe şiirler ne yazik ki bir Kürtçe Edebiyat akımı yaratmak için yeterli olamamıştır..
Türkiye deki Kürtler ise ancak 1980 lerde roman yazmaya başlayabildiler.Yazarların tümüne yakın dönemin sosyalist hareketlerinden, düşüncelerinden yoğun biçimde etkilenmiştir.
1985’ten bu yana romanlarını Kürt dilinde yazarak bu dili hareketlendirme yönünde büyük bir çaba içerisinde olan Mehmed Uzun, ardı ardına ürettiği romanlarının estetik düzeyiyle de, hem Kürt romanının hem de Kürt dilinın meşruiyetini kanıtlıyor. Unutulan bir geçmişi ve geçmiş içerisinde Kürt halkı ve kültürü adına bütün bir ömürlerini feda etmiş insanları yeniden hatırlatması bir yana, anlattığı dönemlerdeki duygu ve düşüncelerin, trajedi ve feleketlerin, çatışma ve çelişkilerin bugünün sorunu olmasıyla da, Mehmed Uzun’un romanları edebiyat akımının öncüleridir...
Yakın zamanda Kürtçe yazdığı eserlerinin Türkçe çevirileri ile dikkat çeken ve yazılı Kürt edebiyatının oluşturulması için önemli bir başlangıc yaparak bu alanı tartışmaya açan,Yazar Mehmed Uzun ile Çagdaş Kürt Edebiyatı`nın gelişimine dair bir söyleşi gerçekleştirdik.
Belki size sürekli olarak yöneltilen sorulardan biridir ancak başlangıcta bunu ben de sormak istiyorum.. Eserlerinizi neden Kürtçe olarak yazma gereği duydunuz? Oysa ki Isveçce ve Türkçe gibi resmi devlet dilleri olan, kamu yaşamında kullanılan ve Kürtçe yazılı Edebiyata göre daha da gelişmiş diller var, bunları kullanmak sizin için daha kolay olmaz mıydı?
M. UZUN: Türkçe ya da Isveçceyi kabul etseydim, elbette daha kolay olurdu, ancak Kürtçeyi tercih etmemin bir kaç nedeni var. Bunların en önemlilerinden birisi, Kürtçe benim anadilim ve yasaklanmış bir dil. Anadilime karşı benim ahlaki bir sorumluluğum söz konusuydu. Bir aydın olarak ben bu ahlaki sorumluluğu çok yoğun duyuyordum.Yasaklanmış ve yok edilmek için herşeyin yapıldığı bir durum sözkonusuydu.
Dili korumak, mümkünse bu dili geliştirmek, bu dille modern bir roman sanatına uygun modern bir dil yaratmak çok önemliydi.Tercih sebeplerimden en önemlisi bu idi.
Bir diğeri de Kürtçe benim cocukluğumun dili idi. Ben 7 yaşına kadar Türkçe bilmiyordum.Türkçeyle ilkokulda tanıştım.O zamana kadar benim hayatım hep Kürtçe gecti. Kürtçenin sesleriyle doğdum ve büyüdüm. Çocukluğumun seslerinden oluşan bir dille yazarlık yapmak daha ilginç geldi, daha sevk ve heyecan verici oldu benim için. Başka bir sebepte, Kürtçeyle orjinal bir yazarlık yapacağıma inandım. Türkçe ya da Isveçce yazarsam büyük ihtimalle Kürtçedeki gibi orjinal bir yazarlık yaratamam diye düşünüyordum.
Kürtçe yazdığımda herşeyimle yepyeni bir yazarlık yaratacağıma inanıyordum. Bu nedenle benim yazarlığım farklı bir yazarlıktır.Yani yasaklanmış bir dille yazıyorum , o dilin bana sunduğu imkanlarla yazıyorum. Bu imkanların hiçbirisi edebiyat alanında, sanat alanında henüz kullanılmış değil, çünkü hem yasaklar sözkonusu hem de alabildiğine vahşice bir asimilasyon politikası sözkonusu. Sadece dile yönelik değil, kültür mirasına, tarihe, kimliğe, edebiyata karşı da….Dil olarak, üslup olarak, romanlarımda geçen temalar olarak, konsept olarak ve tabii koşullar olarak farklı.Yani dünyadaki yazarların sahip olduğu olumlu koşulların neredeyse hiçbirisine sahip olamadım. Böyle bir yazarlık…
Romanlarınızı ortaya çıkaran duygular nelerdir? Klasik bir söylemle "bu ilhamı nereden aıiyorsunuz?"
M. UZUN: Benim yazarlığımın dinamosu olabilecek birçok duygu var tabii ki. Bunların başında bir angajman sözkonusu. Benim yazarlığım şan, şöhret, para, mal, mülk üzerine kurlulmuş bir yazarlık değil. Eğer böyle bir yazarlık tercih etseydim Kürtçe yazmazdım. Kürtçe yazmamın daha çok ahlaki sebepleri vardı. Bütün bunları elimin tersiyle bir tarafa iterek bu yazarlığı yapmaya calışıyorum. Çok yalnızdım ve bu yazarlığı son derece büyük zorluklarla yarattım, çünkü Kürtçe’nin ne üniversiteleri ne Enstitüleri ne de bir okuyucu kitlesi vardı. Bu durumda bütün o korkunç yalnızlığıma rağmen Kürtçe bir roman yaratmaya calıştım. Sözgelimi bir Türk yazarıyla karşılaştırdığımızda, bir Türk yazarı yazarlığa başladığında yapacağı tek şey, kendisine özgü bir edebi ses yaratmaktır. Üniversiteleri,okuyucu kitlesi, modern bir edebiyat geleneği vardır. Kitlelere ulaşabilecek kanalları, tv, radyo, gazeteleri, dernekleri ve enstitüleri vb.vardır. Ama bir Kürt yazarında bu imkanların hiçbirisi yoktur.
Diğer bir sorun elbette kalite..Estetize edilmiş bir anlatı, rafine bir üslup, bir dil, hiçbir zaman değişmeyen o en temel insani duyguları anlatan temalar ve edebi haritaya yeni bir renk katabilmek.. Bütün bunlar benim için çok önemli oldu, yoksa dayanamazdım.Yani bir yandan benim sözüne ettiğim korkunç engeller bir yandan da polisiye ve adli engeller.Yığınla yasak var, yığınla kararname var. Ben çok kısa zamanda Türkiye’de 5 kez yargılandım, kitaplarım yasaklandı. Roman yazdığım için bana 8 yıldan 15 yıla kadar varan hapis cezaları istendi. Bütün bunlar son derece yorucu ve engelleyiciydi..
Kürtçe dili daha çok geleneksel olarak sözlü edebiyata tabii kılınmış ,ağırlıklı olarak Dengbejlik geleneğinin yaygın olduğu bir dildir. Bu durumun Çagdas Kürt Edebiyatı`nın gelişimine yansıması nasıl olabilir sizce?
M. UZUN: Sözlü Kürt edebiyatı önemlidir.Hem benim yazarlığım için hem de modern Kürt edebiyatı için. Sözlü Kürt edebiyatına dayanmadan modern bir edebiyat yaratmak neredeyse imkansız. Çünkü modernite; bir yenilenmeyi, çok ciddi bir geleneğe bağlılığı zorunlu kılıyor. Sizin bir geleneğiniz, tradisyonunuz olmadan bir yenilenme ve modernite de sağlayamazsınız. Bu zorunlu. Kürtlerin böyle olağanüstü bir avantajları var, çünkü gelenekleri son derece zengin . Zengin bir sözlü anlatı geleneğine sahip Kürtler. Ve tabii bunun en büyük ustaları da Dengbejler.. Dengbejler sadece anlatıcı değiller, aynı zamanda bir dilin, bir kültürün, bir tarihin, bir kimliğin koruyucularıydı da. Onlar hem anlatıyorlardı hem de yeni kuşaklara geçmişleriyle ilgili bilgiler sunuyorlardı. Dil ile ilgili, kimlik ile ilgili, tarih ile ilgili birçok duygu da aktarıyorlardı ve onların anlatım ve anlatım biçimleri son derece ilginçtir. Günümüz dünya edebiyatının anlatı biçimleri, üslup ve temaları son derece zayıflamıştır.Bu bakımdan daha önceki , özellikle sözlü geleneksel anlatının üsluplari, dilleri ve biçimlerine bakmakta büyük fayda var. Onlardan öğrenecek çok şeyimiz var bence.
Ben yazarlığımda bunu yapmaya çalışıyorum. Sözgelimi son iki eserim Dicle`nin Yakarışı ve Dicle `nin Sürgünleri’nde benim anlatıcım bir Dengbejdir. Oturmuş, yedi gece boyunca yedi genç Dengbej adayına, kendi hayatının öyküsünü anlatıyor. Bunlara Şewbeyuk deniyor. Ben bu Şewbeyuk`leri çocukluğumda yaşadım. Dogduğum yerde Kürtçe dünyasının sesleri hakimdi. O zaman Dengbejlerin Şewbeyuk`leri vardr. Biz çocuk olarak bunlara katılıyorduk.
Böyle yedi gece divani kurularak benim kahramanım bunu anlatıyor.Bunda amaç modern bir roman yaratırken aynı zamanda varolan gelenekleri de yenilemek ve yeni kuşaklara aktarabilmek. Bunun ötesinde `Benim Dengbejlerim` adli bir deneme kitabim da var. Orada da beni ,kişi olarak beni etkilemiş olan dengbejlerden sözediyorum.
Fakat bunun yanında Dengbejlik geleneği esasında sadece Kürtlerle ilgili değil, yani sadece Kürtlere ait degil, bütün dünyanın çeşitli dillerinın, çeşitli kültürlerinin bu tür bir geleneği vardır. Homeros’tan Gilgamış’a kadar, Mezopotamya’daki geleneklerden, Kuzey Avrupa’daki , Latin Amerika’daki, Afrika’daki geleneklere kadar, bunu çıkarmak mümkün. Hepsinde böyle sözlü bir anlatı geleneği var ve yazılı edebiyat sözlü edebiyatın üzerine kurulmuştur. Homeros ilkin anlattı, Homeros’un anlattıkları daha sonra da yazılı hale getirildi..Ve Homeros batı edebiyatı tarihinin en önemli sütunudur.
Bunu kendimizle ilgili de yapmak durumundayız. Hem Kürtler olarak, hem Türkiye, Irak, Iran, Suriye olarak, hem de Mezopotamya ve Ortadoğu olarak bunu gerçeklestirmek zorundayız
Siya Ewine ve Kader Kuyusu adlı eserlerinizde cumhuriyetle birlikte sürgüne gönderilen Kürt aydınlarını ele aldınınız. Yazılı Kürt Edebiyatının gelişimini en çok da bu aydınların o zaman ki ilk çabalarına borçlu olduğumuzu söyleyebiliriz. Bu mücadeleci entellektüellerin döneminden bugüne gelinceye dek Kürt aydınlarının ve Kürt Aydınlanmasının degişimi nasıl oldu sizce?
M. UZUN: Zaten bu romanlar Kürt aydının trajedisini anlatmak için yazıldı. Bu bir üçleme olacak. Ilk ikisini yazdım, Siya Evine (Yitik Bir Açkın Gölgesinde) ve Bira Gedere (Kader Kuyusu). Üçüncüsünü de bakalım, uygun bir zamanda yazmayı düşünüyorum. Üçü birlikte Kürt aydının 100 yıllık trajedisini anlatmak için yazıldı.
Ne yazik ki Kürt aydınının kaderi de tamamıyle bir trajedidir. Amaçladığı, hedeflediği hiçbir konuda başarılı olamamış ve devamlı bir hayal kırıklığı yaşamış ve çoğu kez büyük bir yalnızlık ve yoksulluk içinde vefat etmiş, isimleri unutulmuş ve yok olmuş. Ben bunları yazmaya çalışıyorum.
O günlerden bu yana çok ciddi değişiklikler yok ne yazik ki. Ama elbette biz daha şanslıyız. Yani ben ve benden sonraki kuşaklar daha şanslı.
Benim romanlarımın kahramanları daha şanssızdılar. Çünkü o zaman çok daha azdılar, çünkü o zaman halklarıyla ve dünya ile ilişkileri çok daha zayıftı. Fakat temel konularla ilgili neredeyse hiçbir değişiklik yok. Gelişmelere rağmen tv, radyo, temel eğitim alanlarında Kürtçe dili hala yasak. Kürtlerin kendilerini ifade etmeleri önünde hala büyük engeller var.Bunların değiştirilmesi gerekli yani, Kürt aydınınin yaşadığı 100 yıllık trajedinin son bulması gerekli.
Bilindiği üzere Kasım aıi başlarında Amed`de Edebiyat günleri kapsamında, "Ortadoğu Edebiyatı ve Çokkültürlülük Konferansı"gerçekleştirildi. Sizin de katıldığınız bu Konferansa Kürdistan’ın dört parcasından bir çok Kürt Edebiyatcısı da katıldı. Bu konferansın Kürt Edebiyatının gelişimine etkisi ne olur sizce? Nasıl bir misyon üstlenmeli ?Halkın ve katılımcıların da ilgisini gözönünde bulundurarak oradaki atmosferi bizimle paylaşabilir misiniz?
M. UZUN: Evet ben de katıldım o konferansa. Hatta belediye başkanı Sayın Feridun Çelik, yazar Vedat Türkali, Irak Kürdistan’ı Yazarları Birliği Başkanı Profesör Izzeddin Mustafa Resul ile birlikte birer açılış konuşması da yaptık.
O konferans sanırım tarihte bir ilk adımdı. Çünkü ilk defa Türkiye’nin sınırları içinde, Diyarbakır da öyle bir konferans gerçekleştiriliyordu. Kürtçe olması çok önemliydi ve tarihiydi. Bir diğer etken; bölge, dil ve edebiyatla, kitapla, okumayla edebi sözle yeniden tanışıyordu. Ben bunu çok arzuluyordum. Bununla birlikte, Kürtlerin yaşadığı bütün bölgelerden, bütün ülkelerden katılımcılar vardı. Olağanüstü duygulandırıcıydı. O ilk açılış konuşmalarını yaptığımız saatler çok heyecan verici saatlerdi.Dinleyicilerin, katılımcıların bir bölümü ağlıyordu. O gün orada gerçekleşen, esasında, 100 yıldır Kürt aydınının hayal ettiğinin gerçekleşmesi idi. Orada Kürt dilinin, Kürt edebiyatının sorunları uzun uzun konuşuldu. Anlaşıldı ki Kürt dilinin, Kürt Edebiyatının , Kürt kültür, sanat ve müziğinin sorunları dağlar kadar fazla.Yani yüzyılların sorunları birikmiş durumda. Bunları çözebilmek için bu tür toplantı ve konferansların sık sık yapılması gerekli. Böyle tarihi bir adım atıldı ve ben sizin aracılığınızla bu tarihi adımı attığı için Diyarbakır Belediyesine, başta da Feridun Çelik’e olmak üzere, emeği geçen herkese, çok teşekkür ediyorum. Eminim ki bu konferans Kürt dili ve edebiyatının geleceğini etkileyecektir.
Son olarak yayınlanan Dicle’nin Yakarışı , Dicle`nin Sürgünleri ikilemesinden biraz bahseder misiniz? Eserinizde Mezopotamya coğrafyasında yok sayılan, ya da zaman içerisinde yok edilmiş, unutulmuş köklü yaşamları ,kültürleri ve duyguları, acı ve sürgünleri yansıtıyorsunuz. Bu eserin çıkış öyküsü nasıl oldu?
M. UZUN: Birincisi, Kürtler kendi tarihlerinden uzaklaştırılmış durumdadır. Kürtlerin tarihi, bölgedeki resmi devletler ve resmi görüşler tarafından yok edilmiş ya da çarpıtılmış. Kürtlerin kendilerine ait bir tarihe ihtiyaçları var. Ciddi bir şeyler yazmak isteyen, edebi yapıtlar yapmak isteyen bir Kürt yazarının bunu bilmesi gerekli.
Ikincisi de sadece Kürtler ve Kürtçe degil, bölgeye ait bütün diller, kültürler, kadim halklar yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Keldaliler, Asuriler, Yezidiler, Süryaniler, Kürtler, Ermeniler, Yahudiler, Aleviler söz gelimi. Bunların hepsi çok ciddi tehditler altında ve bunlara korkunç bir totaliter baskı sözkonusu. Bu baskı hem ideolojiktir hem siyasidir, hem kültüreldir, hem dinseldir hem de sosyaldir. Bu nedenle benim sözüne ettiğim bir yazarın en önemli görevi bu baskılara karşı durmak ve bir direniş edebiyatı yaratmaktır. Direniş edebiyatı zorunlu. Ama bu direniş siyasi bir direnişten ziyade insani bir direniş olmalı ki benim sözüne ettiğim bütün dilleri, kültürleri, bölgeyi etkileyebilsin.
Dicle`nin Yakarışı ve Dicle`nin Sürgünleri böyle bir romandır. Hem Kürtlerin yokedilmiş ve unutulmuş bir tarihi kesimini anlatıyor hem de Kürt bölgesindeki öteki kavimlerin ya da azınlıkların sosyal yaşamlarını anlatıyor.
Roman aynı zamanda bir aşk öyküsüdür. Bir Yezidi Dengbej ile (Biro) Keldani-Nasuri bir kızın (Ester-Biro`nun deyimiyle de Ster) arasında geçen bir açk öyküsü. Roman’ın konusu bütün Mezopotamya, Anadolu ve Akdeniz’de geçmektedir. Dolayısıyle çok kültürlü, çok dilli, çok dinli bir içerik sözkonusu.
Ve tabii bu romanı yazarken daha önce belirttiğim konseptler çok önemli oldu.Tahammülsüzlüğe karşı tahammülü, vicdansızlığa karşı vicdani, merhametsizliğe karşı merhameti, birlikte yaşamanın erdem oluşunu ve buna benzer değerleri özellikle metne sindirmeye, metindeki olaylar örgüsünü bunlarla yoğurmaya çalıştım.
Sayın Uzun Kürt edebiyatının gelişimi hakkında bizlerı bilgilendirdiğiniz ve düşüncelerinizi bizimle paylaştığınız için size çok teşekkür ediyoruz. Bir başka proğramda tekrar buluşmak dileğiyle...
M.UZUN: Ben teşekkür ederim
Biz www.molebutton.com yöneticileri olarak Aydın arkadaşa bize böyle bir çalışmasını gönderdiği için teşekkür ederiyoruz ve yazılarının devamını bekliyoruz....